Rüyada Problem Çözme
Rüyaların gerçek hayattaki problemlerimizi çözümlemeye ışık tuttuğunu nasıl ispatlayabiliriz? Bir kaç yıl önce uyku ve rüya konusuna ilk eğilenlerden Amerikalı araştırmacı William C. Dement, Stanford Üniversitesi’nin 500 öğrencisine bir problem verdi ve o geceki rüyalarını not etmelerini istedi.

Problem O, T, T, F, F harfleri arasındaki bağlantıyı bulmak ve sonra gelecek iki harfi tespit etmekle ilgiliydi. Zor görülmekle birlikte, kolay bir çözümü olan bu soruya, dokuz öğrenci doğru cevap verebildi. Bunların ikisi problemi, gece yatmadan önce, yedisi ise rüyalarında çözmüştü. İşte biri rüyasını şöyle anlatıyor: “Bir sanat galerisinde duvardaki resimlere bakıyordum. Yürürken resimleri saymaya başladım… bir, iki, üç, dört, beş. Fakat altıncı ve yedinciye gelince, resimler çerçevelerinden ayrıldılar. Boş çerçevelere bakarken, bir esrar perdesinin aralanmakta olduğunu hissettim. Aniden altıncı ve yedinci boşlukların problemin cevabı olduğunu anladım.”

Problemin çözümü gerçekten altı ve yediydi. O, T, T, F, F harfleri İngilizce bir, iki, üç, dört ve beş rakamlarının baş harfleridir ve sonra gelecek iki doğru harf de, altı ve yedinin baş harfleri olan S ve S olacaktır. Bu rüyalar aklımıza şu soruyu getiriyor: Problem çözen rüyaların, tam olarak neresinde, uyuyan kişi veya beyninin her hangi bir yeri, çözümü kavrıyor?

Esrar, rüyada altıncı ve yedinci boşluklar fark edilince mi, yoksa daha ilk başta resimler sayılmaya başlanınca mı açığa çıkıyor? Beş resmi ve iki boş çerçeveyi sayarak öğrenci, belki de problemi yeniden ortaya koyuyordu; çünkü problem, beş bilinen ve iki bilinmeyenden oluşuyordu. Sayıları sayarken saymanın kendisini çözüme ulaştırdığını fark etmiş olabilir.

Morton Schatzman, New Scientist'den çeviren: Gül Keskin, Bilim ve Teknik Dergisi, Aralık 1983

Henüz erginlik çağına girmemiştim.
Aşk deryasına daldım mı, 30-40 gün hiç bir şey yiyemezdim; istekten kesilirdim, günlerce
açlığa susuzluğa katlanırdım.

Bir gün babam bana çıkıştı,
'Oğlum, dedi, ben senin bu halinden birşey anlamıyorum; bunun sonu nereye varacak?
Bu davranışlar seni felâkete götürecek.'

Ben ona şu cevabı verdim:
Baba! Seninle benim babalık ve evlâtlık ilişkimiz neye benzer bilir misin?
Bir tavuğun altına tavuk yumurtalarıyle karışık bir de kaz yumurtası koymuşlar.
Vakti gelip de civcivler çıktığı zaman bunlar hep birlikte analarının arkasına düşer giderler, yolda bir göl kenarına raslarlar. Kaz yumurtasından çıkan civciv hemen kendisini suya atar, bunu gören ana tavuk, eyvah yavrum boğulacak der.
Çırpınmaya başlar. Halbuki kaz yavrusu neşe içinde suda yüzmektedir.

İşte seninle benim aramdaki fark da böyledir.

Şems-i Tebrizi


Yere saplı bir kazığa bağlanmış, çok kuvvetli bir koç vardı.
Şeytan kazığı oynatıp gevşetti ve,
-Bakın, tek yapacağım şey bu, dedi.
Koç kafasını sallayarak gevşetilmiş kazığı söktü. Sahibinin evinin kapısı açıktı ve girişteki kocaman holün sonunda çok güzel antika bir ayna vardı.
Koç aynadaki yansımasını gördü ve koşarak kafa attı, ayna paramparça oldu.
Ev sahibesi hemen aşağı koştu ve güzelim aynasının paramparça edilmiş olduğunu gördü.
Hemen uşaklarına bağırdı,
-Bu koçun kafasını kesin!
Koç ev sahibi adamın özel hayvanı idi. Ve küçükken onu elleriyle beslemişti. Eve geldiğinde çok sevdiği koçunu kesilmiş buldu.
-Koçumu kim kesti, kim böyle korkunç bir şeye cür'et edebilir, dedi.
Karısı;
-Ben kestirdim. Çünkü bana ailemden yadigar kalan antika aynamızı kırdı, dedi.
Öfkeden deliye dönen koca,
- Bu durumda seni boşuyorum, dedi.
Komşuların dedikoduları kadının erkek kardeşlerinin kulağına kadar gitti, ve kız kardeşlerinin bir koç yüzünden boşandığını duyunca çok sinirlendiler, akrabalarını da toplayıp kılıçlar ve tüfeklerle adamın evini basmaya gittiler.Adam geleceklerini öğrenip kendi akrabalarını çağırdı. İki aile arasında kan davası başladı. Bir çok evler yakıldı ve yıkıldı.
Şeytan;
-Gördüğünüz gibi ben ne yapmıştım, sadece kazığı biraz gevşetmiştim. Daha sonra birbirlerine yaptıkları o korkunç şeyler için sorumlu niye ben olayım ki, ben sadece kazığı birazcık gevşettim, dedi.

Bağlı olduğunuz kazıkların sağlamlığını devamlı kontrol edin.

Prof. Dr. Robert Frager (Ragıp Baba, Cerrahi Sufi), Aşktır Asıl Şarap, 
Gönüller Sultanı Sevgili


Ey Gönüller Sultanı Sevgili, Senden başka kimim var ki benim.
Acı bana bugün, kapına geldim ayaklarına kapanmaya geldim.
Tek dileğim Sensin! Sevincim, arzum, neşemsin!
Razı değil Senden başkasını sevmeye gönlüm.
Ey güvendiğim Sevgilim! Efendim! Sultanım!
Aşkım uzadıkça uzadı, kavuşmak ne zaman nasib olacak?
Benim arzum, nimetlerle de değil, cennetteki,
Ne var ki, seni göreyim diye istiyorum cenneti.

İbn Arabî, İlahi Aşk, s.185


Yağmur şiddetini yitirmişti. Az önce camı parçalamak istercesine döven damlalar, güçlü rakibini sert yumruklarla yıkmaya çalışan zayıf bir boksörün yorulup pes etmesi gibi durulmuştu. Saatlerce öne eğilmiş başını yavaşça cama doğru kaldırıp baktı. Küçük damlalar cama çarpıyor ve zikzaklar çizerek aşağıya doğru süzülüyordu. Bir müddet onları izledi. Biraz önceki ağlama krizi durmuş, gözlerindeki yaşlar azalmış, yerini; tıpkı yağmur damlalarının pencerenin camından süzülüşü gibi yanağından yavaşça akıp giden küçük gözyaşlarına bırakmıştı. Ayağa kalkmak istedi ama cesaret edemedi. Halının üstüne yığılıp kalmaktan korktu. Her tarafı titriyordu. Odada hiç durmadan içilen sigaranın etkisiyle bir sis perdesi oluşmuştu. Hemen yanında duran küllükteki izmaritler küçük bir tepeyi andırıyordu.

Gözlerini bir an kapattı. Belki bin defa durmaksızın düşünmesine rağmen olanları tekrar düşünmeye başladı. “Daha dün!” diye geçirdi içinden, “Daha dün her şey ne kadar güzeldi; nerden çıktı bu ayrılık!”

* * *

Küçük bir pastanede kahvaltı yapmışlardı. Her zaman gittikleri bir yer olduğu için pastanenin sahibi yaşlı kadın onları artık çok iyi tanıyordu. Masalarına oturur oturmaz siparişlerini sormadan küçük bir tepsiye iki sade poğaça ve bir simit koymuştu. Delikanlı için poğaça, güzel kız için de simit. Kahvaltılarını bitirdikten sonra sahile giden yolda yavaş adımlarla yürümeye başlamışlardı. Bir yandan yürürken diğer yandan da gelecekle ilgili planlarını heyecanla birbirlerine anlatıyorlardı.

Hava çok güzeldi. O sene bahar erken gelmişti. Sahile geldiklerinde ortalık cıvıl cıvıldı. Hafta sonları hava güzel olduğunda birçok aile çocuklarıyla vakit geçirmek için buraya gelirdi. Böyle havalarda burası bir panayırı andırırdı. Babalarıyla uçurtma yapmaya çalışan iki çocuğun yanlarından geçmişlerdi. Çocuklar dikkatlice babalarını izliyor, her hareketini takip ediyorlardı. Biraz ileride ip atlayan kızların hemen yanında duran küçük bir kız çocuğu dikkatlerini çekmişti. Hüzünlü gözlerle eğlenen ablalarını izliyordu. Belli ki küçük olduğu için onu oyunlarına dahil etmemişlerdi. Ama küçük kız daha sonra kendi yaşıtlarında olan bir grubu gözüne kestirerek yanlarına doğru gitmiş, bir müddet çekingen davransa da daha sonra aralarına katılarak onlarla beraber hoplayıp zıplamaya başlamıştı. Çocuk olmak işte böyle bir şeydi. En küçük bir şey oyunlaşabiliyordu… Çocukları izlerken birden başlarını çevirip göz göze gelmişlerdi. O anda yüzlerinde istemsiz bir gülümseme oluşmuştu. O gülümseme her şeyi anlatıyordu. Birbirlerine daha sıkı sarılarak yürümeye devam etmişlerdi.


Sahilde çocuklarla beraber vakit çok çabuk geçmişti. Bir an için akşam sinemaya gideceklerini unutmuşlardı. Uzun zamandır bekledikleri film vizyona girmişti. Sinemayı hatırladıklarında, biletleri bir gün öncesinden aldıkları için birden heyecanlanmış, alelacele toparlanarak koşar adımlarla yürümeye başlamışlardı. Bu arada tüm bu hengâmenin etkisiyle de gülme krizine girmişlerdi. Nefes nefese salona girdiklerinde film henüz başlamamıştı. Gelecek filmlerin fragmanları gösteriliyordu. Karanlıkta zar zor buldukları koltuklarına oturduklarında derin bir nefes almışlardı. Yüzlerinden gülümseme hiç eksik olmuyordu. Genç kız telefonunu kapatmak için çantasından çıkardığında telefon birden çalmaya başlamıştı. Konuşmak için yanındakilerden izin isteyerek salondan dışarı çıkmak istediğinde delikanlı da onunla beraber gelmek istemiş, fakat kız hemen döneceğini söyleyerek oturması için onu ikna etmişti. Fragmanlar bitip film başladığında aradan on dakika geçmiş fakat genç kız geri gelmemişti. Delikanlı filmi izlemeyi bırakıp dışarı çıktığında ortalıkta kimseyi bulamamıştı.

* * *

Bir anda bu geçmiş düşüncelerden sıyrılarak ayağa kalktı. “Bu kadar kolay olamaz, olmamalı!” dedi. “Onu görmeliyim, evet kesinlikle görmeliyim!” Odadaki dağınıklıktan dolayı güçlükle bulduğu montunu üzerine aldı. Aceleyle ayakkabılarını giydi. Kapıyı açarak hızlı adımlarla merdivenleri inmeye başladı. İçindeki ses devamlı “Bu kadar basit olamaz, olamaz!” diyordu. O’na gidiyordu. Boynuna sarılıp ağlamak istiyordu. “Beni bırakma!” demek istiyordu. Caddeye çıktığında koşmaya başladı. Dün geçirdikleri o güzel günü düşündükçe daha hızlı koşmaya başlamıştı. Uzun bir süre koştuktan sonra yaklaştığını fark etti. Koşması yavaş yavaş yürümeye dönüşmüştü. Yaklaştıkça yürümesi de yavaşlıyordu. “İşte orda.” diyerek durdu. Bir müddet O’nu izledi, izlerken gözleri doldu. Daha sonra tekrar yürümeye başladı. İçindeki ses hâlâ “Bu kadar basit olamaz!” diyordu. Yanına geldiğinde artık kendini tutamadı, sımsıkı sarılıp hıçkırıklara boğularak ağlamaya başladı.

* * *

Mezarlıktaki yaşlı görevli az ilerde sabah dualar eşliğinde defnedilen cenazenin başında, toprak tümseğe sarılarak ağlayan delikanlıyı bir müddet izledi. Ölen kızın hazinli öyküsünü cenazeye katılan yakınlarından öğrenmişti. Genç kız, bir gün önce telefonda babasının kalp krizi geçirdiğini öğrenince aceleyle bir taksiye binip hastaneye doğru yola koyulmuş, bindiği taksi karşı yönden gelen bir otobüsle çarpışarak kaza yapmıştı. Taksi şoförü ve kız olay yerinde can vermişlerdi. İşte her şey “bu kadar basit”ti…

Mezarlık görevlisi kulübesine gitmek için hareketlenmeden önce ağlayan gence tekrar bakarak; “Yine zor bir ayrılık...” diye içinden geçirdi. Kulübeye girdiğinde yağmur şiddetini yeniden artırmıştı…

Mesut Anar
Tavus Kuşunun Hikayesi

Padişah bir gün tavus kuşlarından birini kendi bedenindeki ve kanatlarındaki güzellikleri göremeyecek şekilde üzerine bir deri giydirmeye karar verdi.

Üstelik sadece bir deliği açık olan kapalı bir kafesin içine konulmasını ve hayatta kalıp kuvvetini elden vermemesi için önüne bir miktar yem bırakılmasını emretti.

Böylece uzun bir zaman geçti. Tavus kuşu kendisini, padişahı, bağı ve diğer tavus kuşlarını unuttu. Kendisine baktığı zaman yalnızca değersiz bir deriden ibaret olduğunu ve karanlık bir yuvada yaşadığını görüyordu. Hatta bu deriden daha uygun bir beden ve içinde yaşadığı bu karanlık kafesten daha iyi bir yuvanın olmadığını kendince kabullenip inandı. Eğer biri yaşadığı bu hayattan daha iyi bir hayatın olduğunu ve yaşadığı yerden daha güzel bir yerin olduğunu iddia etse bu sözlerini küfrünün ve cehaletinin göstergesi olarak kabul edecek duruma gelmişti.

Ama bazen rüzgar estiğinde ağaçların, filizlerin, menekşelerin, yasemenlerin, diğer çiçeklerin ve bitkilerin kokusu yaşadığı kafesin deliğinden içeri sızınca ıstırap hissiyle birlikte anlatılamayacak bir lezzet duygusu tüm bedenini kaplıyor, neşeyle doluyordu. Ama bu şevkin neden kaynaklandığını bilmiyordu. Zira her şeyi unutmuştu. O deriden başka bir giysi o kafesten başka bir alem ve o yemlerden başka bir yem tanımıyordu. Ancak tavus kuşlarının seslerini, ötüşlerini ve diğer kuşların nağmelerini işitince yine o şevk ve isteği fark ediyor ama bu latif rüzgarın kaynağını hatırlamıyordu. Tavus kuşu uzun müddet bunların kaynağı hakkında düşündü: “Acaba bu güzel kokan rüzgar nedir? Bu güzel sesler nereden geliyor?”

Kendisini vatanını unutmuş olması onu cahil kılmıştı.

“Kendileri Allah’ı unutmuş, böylece O da onlara kendi nefislerini unutturmuştur.” (Kur'an-ı Kerim, Haşr suresi, 59/19. ayet)

Ama ne zaman bağdan bir rüzgar esse ve kuş seslerini işitse içinde sebebini anlayamadığı bir özlem duyuyordu. Padişah “Kuşu o kafesten ve deri posttan çıkarın.” emrini verene kadar tavus kuşu günlerini bu şaşkınlık içinde geçirdi.

“Kabirlerinden çıkıp Rablerine doğru koşuyorlar” (Kur'an-ı Kerim, Yasîn suresi, 36/51. ayet)

Tavus kuşu o kafesten kurtulunca bağının ortasında olduğunu fark etti. Kendi bedenine, bağın güllerine, fezasına ve dinlenme yerlerine baktı. Farklı kuş türlerinin seslerini ve ötüşlerini gördü. Kendi haline üzüldü.

“İşlediğim kusurlardan dolayı yazıklar olsun bana!” (Kur'an-ı Kerim, Zümer suresi, 39/56. ayet)

“Perdeni üzerinden kaldırdık. Bugün gözlerin pek keskindir.”
(Kur'an-ı Kerim, Kaf suresi, 50/22. ayet)

Şehabeddin Sühreverdi (ö. 1191), "Cebrail'in Kanat Sesleri"
Çeviren: Sedat Baran, 2006, Sûfi Kitap

Canını sıkma! Zorluğun arkası kolaylıktır.
Her şeyin bir vakit ve takdiri vardır.
Takdir sahibi bizim halimizi şüphesiz görüyor.
Bizim tedbirimizin üstünde Allah'ın tedbiri vardır.

İmam-ı Gazali (ö.1111), "Kalplerin Keşfi"

Her gecenin sabahı vardır.

Yıkık Gönül

mevlana yıkık gönül divanı kebir

Senin bir saman çöpü kadar değer vermediğin yıkık gönül, arştan da üstündür, kürsüden de, levhden de, kalemden de. Hor bile olsa gönlü hor tutma, o horluğu ile gene de pek üstündür. Yıkık gönül Allah’ın baktığı varlıktır. Onu yapan can ne kutludur. Kırılmış, iki yüz parça olmuş gönlü yapmak Allah katında hacdan da, umreden de değerlidir.

Mevlana, Divân-ı Kebir, VII, 609

Ey güçlükleri kolaylaştıran Allah'ım! Sen bize iki dünyada da, ahirette de iyilik ver, güzellik ver! Allah'ım bizim yolumuzu gül bahçesi gibi güzelleştir, varacağımız yerde Sen bulun, konak yerimiz Sen ol, yürüdüğümüz yol bizi Sana götürsün, sadece Cennete değil.

Hazret-i Mevlana, Mesnevi, Cilt 2, Beyit 2251

mevlana'nın duası mesnevi

Hz. Lokmân'ın Oğluna Öğütleri

Hani Lokmân oğluna öğüt vererek şöyle demişti: "Yavrum! Allah'a ortak koşma! Çünkü ortak koşmak elbette büyük bir zulümdür." 13

Lokmân öğütlerine şöyle devam etti: "Yavrum! Şüphesiz yapılan iş bir hardal tanesi ağırlığında olsa ve bir kayanın içinde, yahut göklerde ya da yerin içinde bile olsa, Allah onu çıkarır getirir. Çünkü Allah en gizli şeyleri bilendir, (herşeyden) hakkıyla haberdar olandır." 16

"Yavrum! Namazı dosdoğru kıl. İyiliği emret. Kötülükten alıkoy. Başına gelen musibetlere karşı sabırlı ol. Çünkü bunlar kesin olarak emredilmiş işlerdendir." 17

"Küçümseyerek surat asıp insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Çünkü Allah hiçbir kibirleneni, övüngeni sevmez." 18

"Yürüyüşünde tabii ol. Sesini alçalt. Çünkü seslerin en çirkini herhalde eşeklerin sesidir!" 19

Kur'ân-ı Kerim, Lokmân Sûresi, 13., 16.-19. Ayet-i Kerimeler

hz. lokman'ın oğluna öğütleri
hazreti insan keşkül dergisi
 
• Nasıl ki yemek dağıtan aşçı bir kepçe kullanır fakat kepçeyle dağıtılan yemeği kendinden bilmez ise içinde yemek olan kepçe misali kişi elinde ne varsa ondan dağıtmalıdır ve dağıttığını kendinden bilmemeli, dağıttığından dolayı bir ağırlık duymamalıdır.

• Bir şeye sahip olduğuna veya insanın kendisinden kaynaklanan bir değeri olduğuna inanmak, bir çeşit büyüklenme, kibirdir.

• (Molla Câmî’ye) göre kibir, karanlık gecede kara taş üzerindeki karıncanın ayak sesinden daha gizlidir ve onu insanın içinden atması iğne ile bir dağı yerden kazıp yok etmekten daha zordur.

• Molla Câmî (ö. 1492) “Kibirsizlik lafı etme!” der.

İnsan olma yolunda sadece kibirle mücadele bu kadar zorken, insana düşen nedir? Bunun cevabını Câmî, Allah’a ulaşmaya çalışmak, O’nu aramak üzere yola çıkmak, şeklinde gösterir; nasip Allah’tandır.

Ertuğrul Ökten, Hazret-i İnsan, Keşkül Dergisi, Sayı: 17

Terapistin Sufi Olursa
Rabia Christine Brodbeck Sonsuz Kulluk Kitabı


Tevazu bilincini elde etmek en yüksek manevî makama çıkışı kolaylaştırır. Bu bilinç, insanın sorumluluk duygusu, yani kulluk ihtiyacıyla kazanılır. Gerçek bir kul celal ve ikram sahibi Rabbinin huzurunda sonsuz şükür ve muhabbet içerisinde erir. Hamd ve şükür o kulun hali olur ve bütün duygu, düşünce, hareket ve davranışlarına sirayet eder.

Rabia Christine Brodbeck, Sonsuz Kulluk

Terapistin Sufi Olursa
iskender pala iki dirhem bir çekirdek afyonu patlamak


Eski tiryakiler, ramazanda afyonu macun haline getirir ve mercimek büyüklüğünde toplar yapıp her sahurda iki üç tane yutarlarmış. Ancak her bir macunu sırasıyla bir, iki, üç kat kâğıtlara sarmayı da ihmal etmezlermiş. Böylece kâğıt, mide öz suyunda eriyince macun midede dağılır ve birkaç saatliğine keyif devam edermiş.

Tabiî iki kat kâğıda sarılan macun, birkaç saat sonra, üç kat kâğıda sarılı macun da onu takiben kana karışınca tiryaki iftara kadar rahat etmiş oluverir. Ancak bu planın yolunda gitmediği, afyonun kâğıdının zor parelendiği yahut kana karışması geciktiği durumlarda tiryaki krizlere girer ve dış dünyadan âdeta kopar. Afyonu patlayıp kana karışasıya kadar farklı tepkiler verir. Konuşulan veya yapılan şeye uygun karşılık verilmeyen, anlama ve algılamada geciken durumlarda Daha afyonu patlamadı galiba!” gibi cümleler söylenmesi bundandır.

İskender Pala – İki Dirhem Bir Çekirdek, Kapı Yayınları
Bir mum yanıyordu bir evin bir odasında
O evde bir de kedi vardı.
Geceler indiğinde kendi havasında
Mum yanar, kedi de oynardı.

Mumun yandığı gecelerden birinde
Kedi oyunlarına daldı.
Oyun arayan gözlerinde
Mumun alevi yandı,
Baktı,
Mumun titrek alevinde
Oyuna çağıran bir hava vardı.

Oyunlarını büyüten kedi büyüdü
Kendi türünde çocukcasına,
Döndü dolaştı, yavaş yavaş yürüdü
Geldi mumun yanına, oyuncakcasına.
Bir baktı, bir daha, bir daha baktı
Mumun alevinin dalgalanmasına
Uzandı bir el attı.
Bıyıklarını yaktırmadan anlamayacaktı..
İlk kez gördüğü mumun yakmasına
İnanmayacaktı.

Kedi, oyunlarında büyüyordu,
Mum, üşüyordu yanmalarında.
Zaman ikili yürüyordu
Aralarında.
Bir ayrışım görünüyordu
Birinin yanmalarında
Öbürünün oynamalarında.

Kedi oyunlarında büyüyordu,
Yitirerek gitgide oyunlarını.
Mum küçülüyordu yanmalarında,
Yitirerek gitgide yakmalarını.

Oynarken büyüyen kedi yanacak,
Aydınlatırken küçülen mum yakacaktı.
Küçülen yaka-yaka aydınlatacak,
Büyüyen yana yana anlayacaktı.

Bir mum yanmasından
Ve bir kedi oyunundan
Kaldı sonunda
Bir gecenin tam ortasında
Bir evin bir odasında
Göz-göze susan
İki insan.

Mum yandı bitti,
Kedi büyüdü gitti.
Oyunlar karıştı gecelerde
Suskun uykusuzluklara.

O iki insandan, sonunda
Birinin anılarında kedi,
Birinin dalmalarında mum
Kaldı gitti.

Nerede bir mum yansa şimdi,
Nerede oynasa bir kedi,
Birbirine yansıyor, karışıyor gölgeleri..
Bugün dün gibi oluyor,
Dün bugün gibi.
Mum ellerimi tırmalıyor,
Belleğimi yakıyor kedinin elleri.

Özdemir Asaf

özdemir-asaf-mum-alevi
 

yesil ceviz ve din ömer tuğrul inançer

  • Din yeşil bir cevize benzer, yeşil dış kabuğu şeriattır, serttir acıdır.
  • Kahverengi kabuğu kendi kendine kırılmaz, kırmasını bilen bir mürşid kırar, tarikattır.
  • İçindeki cevize hakikat derler.
  • Cevizdeki kasıt içindeki meyvedir ne dıştaki yeşil ne de içteki kahverengi kabuktur.
  • Marifet de o cevizi yemeğe derler, o cevizi yiyenlerin aldığı lezzet kişinin şahsına göre değişir.
  • Onun için cevizi yeşil kabuktan, kahverengi kabuktan ibaret sayanlarla ceviz konuşulmaz cevizi yiyenlerle ceviz konuşulur.
Ömer Tuğrul İnançer, Aklıselim | TRT 1| 9 Aralık 2010

Terapistin Sufi Olursa

Izdıraplar artık dayanılmaz ise, eskiden azıcık ışık varken şimdi ortalık kapkaranlık ise demek ki yeni bir varoluşun eşiğindesin!
Gönlün umut dolu olsun.
Yeniden doğuşun kutlu olsun.
Ali Rıza Bayzan / Sûfî ile Terapist 
Peygamber Efendimizin (sav) vefatından bir gün önceydi..
Herkes nefesini tutmuş bekliyordu. Çünkü az evvel Peygamberimiz (sav) "Bende bir hakkı olan varsa gelsin alsın" dediğinde, orada bulunan sahabelerden Ukkaşe (r.a); "Evet, benim bir alacağım var. Bir gün kırbacınızın ucu sırtıma değmişti de, canım yanmıştı" dedi. Sahabe-i Kiram bu söze çok şaşırmış ve kızmışlardı.
Efendimizin göz bebekleri Hz.Hasan (r.a) ve Hz.Hüseyin (r.a) mescide girdiler ve "Ey Hz. Ukkaşe, dedeme vurma gel bize vur, hakkını bizden iste" dediler. Efendimiz ben size kıyamam bu benim hesabım dedi.
Peygamberimiz (sav) hiç tereddüt etmedi kırbaç istedi: "Vur" dedi. Ukkaşe (r.a): "Vururken sırtım açıktı." dedi. Peygamberimiz (sav) hiç tereddüt etmeden üstündeki kıyafeti sıyırdı, arkasını döndü ve; "Vur" dedi.
Herkes şaşkındı. O sahabe hemen koşturdu ve elini yüzünü Peygamberimizin (sav) mübarek sırtına sürdü ve peygamberlik mührünü doyasıya öptü..
(Taberani, el-Kebir, hadis no: 2676). Nübüvvet mührünü öpen kişinin Üseyd b. Hudayr olduğu rivayeti de vardır. (Ebû Dâvûd, Edeb, 149)


İnsan yazın kışı ister, fakat kış geldi mi bundan da vazgeçer, istemez.
Bir hâle katiyen razı olmaz. Ne darlıktan hoşlanır, ne genişlikten, boşluktan.
Geberesi insan, efendisine ne de kâfirdir ya… hidayete nail oldu mu tutar, inkâra sapar.
Nefis, bu çeşit mahlûklardandır da onun için öldürülmeye lâyıktır… onun için ulu Allah “ Öldürün nefislerinizi” demiştir.
Nefis, üç köşeli dikendir, ne çeşit koysan sana batar, ondan kurtulmana imkân mı var ?
Heva ve hevesi terketme ateşini vur şu dikene… iyi işli dosta uzat elini, sarıl ona!
Mevlânâ / Mesnevi III, 374-375


Hz. Mevlânâ Mesnev-î Şerîf'inde dünyayı denize, insanı da o deniz üzerinde seyreden bir gemiye benzetir: Gemi delikse batar, dünyanın derinliklerinde kaybolur. Gerçek özgürlük , "dümen" elimizde olduğu hâlde, serbest irademizi kullanarak, denizdeki ve göklerdeki işaretleri izliyerek, bir adadan diğerine yönelmektir.

Mustafa Merter, Psikolojinin Üçüncü Boyutu: Nefs Psikolojisi ve Rüyaların Dili


Blogger tarafından desteklenmektedir.