Ayrılık



Yağmur şiddetini yitirmişti. Az önce camı parçalamak istercesine döven damlalar, güçlü rakibini sert yumruklarla yıkmaya çalışan zayıf bir boksörün yorulup pes etmesi gibi durulmuştu. Saatlerce öne eğilmiş başını yavaşça cama doğru kaldırıp baktı. Küçük damlalar cama çarpıyor ve zikzaklar çizerek aşağıya doğru süzülüyordu. Bir müddet onları izledi. Biraz önceki ağlama krizi durmuş, gözlerindeki yaşlar azalmış, yerini; tıpkı yağmur damlalarının pencerenin camından süzülüşü gibi yanağından yavaşça akıp giden küçük gözyaşlarına bırakmıştı. Ayağa kalkmak istedi ama cesaret edemedi. Halının üstüne yığılıp kalmaktan korktu. Her tarafı titriyordu. Odada hiç durmadan içilen sigaranın etkisiyle bir sis perdesi oluşmuştu. Hemen yanında duran küllükteki izmaritler küçük bir tepeyi andırıyordu.

Gözlerini bir an kapattı. Belki bin defa durmaksızın düşünmesine rağmen olanları tekrar düşünmeye başladı. “Daha dün!” diye geçirdi içinden, “Daha dün her şey ne kadar güzeldi; nerden çıktı bu ayrılık!”

* * *

Küçük bir pastanede kahvaltı yapmışlardı. Her zaman gittikleri bir yer olduğu için pastanenin sahibi yaşlı kadın onları artık çok iyi tanıyordu. Masalarına oturur oturmaz siparişlerini sormadan küçük bir tepsiye iki sade poğaça ve bir simit koymuştu. Delikanlı için poğaça, güzel kız için de simit. Kahvaltılarını bitirdikten sonra sahile giden yolda yavaş adımlarla yürümeye başlamışlardı. Bir yandan yürürken diğer yandan da gelecekle ilgili planlarını heyecanla birbirlerine anlatıyorlardı.

Hava çok güzeldi. O sene bahar erken gelmişti. Sahile geldiklerinde ortalık cıvıl cıvıldı. Hafta sonları hava güzel olduğunda birçok aile çocuklarıyla vakit geçirmek için buraya gelirdi. Böyle havalarda burası bir panayırı andırırdı. Babalarıyla uçurtma yapmaya çalışan iki çocuğun yanlarından geçmişlerdi. Çocuklar dikkatlice babalarını izliyor, her hareketini takip ediyorlardı. Biraz ileride ip atlayan kızların hemen yanında duran küçük bir kız çocuğu dikkatlerini çekmişti. Hüzünlü gözlerle eğlenen ablalarını izliyordu. Belli ki küçük olduğu için onu oyunlarına dahil etmemişlerdi. Ama küçük kız daha sonra kendi yaşıtlarında olan bir grubu gözüne kestirerek yanlarına doğru gitmiş, bir müddet çekingen davransa da daha sonra aralarına katılarak onlarla beraber hoplayıp zıplamaya başlamıştı. Çocuk olmak işte böyle bir şeydi. En küçük bir şey oyunlaşabiliyordu… Çocukları izlerken birden başlarını çevirip göz göze gelmişlerdi. O anda yüzlerinde istemsiz bir gülümseme oluşmuştu. O gülümseme her şeyi anlatıyordu. Birbirlerine daha sıkı sarılarak yürümeye devam etmişlerdi.


Sahilde çocuklarla beraber vakit çok çabuk geçmişti. Bir an için akşam sinemaya gideceklerini unutmuşlardı. Uzun zamandır bekledikleri film vizyona girmişti. Sinemayı hatırladıklarında, biletleri bir gün öncesinden aldıkları için birden heyecanlanmış, alelacele toparlanarak koşar adımlarla yürümeye başlamışlardı. Bu arada tüm bu hengâmenin etkisiyle de gülme krizine girmişlerdi. Nefes nefese salona girdiklerinde film henüz başlamamıştı. Gelecek filmlerin fragmanları gösteriliyordu. Karanlıkta zar zor buldukları koltuklarına oturduklarında derin bir nefes almışlardı. Yüzlerinden gülümseme hiç eksik olmuyordu. Genç kız telefonunu kapatmak için çantasından çıkardığında telefon birden çalmaya başlamıştı. Konuşmak için yanındakilerden izin isteyerek salondan dışarı çıkmak istediğinde delikanlı da onunla beraber gelmek istemiş, fakat kız hemen döneceğini söyleyerek oturması için onu ikna etmişti. Fragmanlar bitip film başladığında aradan on dakika geçmiş fakat genç kız geri gelmemişti. Delikanlı filmi izlemeyi bırakıp dışarı çıktığında ortalıkta kimseyi bulamamıştı.

* * *

Bir anda bu geçmiş düşüncelerden sıyrılarak ayağa kalktı. “Bu kadar kolay olamaz, olmamalı!” dedi. “Onu görmeliyim, evet kesinlikle görmeliyim!” Odadaki dağınıklıktan dolayı güçlükle bulduğu montunu üzerine aldı. Aceleyle ayakkabılarını giydi. Kapıyı açarak hızlı adımlarla merdivenleri inmeye başladı. İçindeki ses devamlı “Bu kadar basit olamaz, olamaz!” diyordu. O’na gidiyordu. Boynuna sarılıp ağlamak istiyordu. “Beni bırakma!” demek istiyordu. Caddeye çıktığında koşmaya başladı. Dün geçirdikleri o güzel günü düşündükçe daha hızlı koşmaya başlamıştı. Uzun bir süre koştuktan sonra yaklaştığını fark etti. Koşması yavaş yavaş yürümeye dönüşmüştü. Yaklaştıkça yürümesi de yavaşlıyordu. “İşte orda.” diyerek durdu. Bir müddet O’nu izledi, izlerken gözleri doldu. Daha sonra tekrar yürümeye başladı. İçindeki ses hâlâ “Bu kadar basit olamaz!” diyordu. Yanına geldiğinde artık kendini tutamadı, sımsıkı sarılıp hıçkırıklara boğularak ağlamaya başladı.

* * *

Mezarlıktaki yaşlı görevli az ilerde sabah dualar eşliğinde defnedilen cenazenin başında, toprak tümseğe sarılarak ağlayan delikanlıyı bir müddet izledi. Ölen kızın hazinli öyküsünü cenazeye katılan yakınlarından öğrenmişti. Genç kız, bir gün önce telefonda babasının kalp krizi geçirdiğini öğrenince aceleyle bir taksiye binip hastaneye doğru yola koyulmuş, bindiği taksi karşı yönden gelen bir otobüsle çarpışarak kaza yapmıştı. Taksi şoförü ve kız olay yerinde can vermişlerdi. İşte her şey “bu kadar basit”ti…

Mezarlık görevlisi kulübesine gitmek için hareketlenmeden önce ağlayan gence tekrar bakarak; “Yine zor bir ayrılık...” diye içinden geçirdi. Kulübeye girdiğinde yağmur şiddetini yeniden artırmıştı…

Mesut Anar


You may also like

Hiç yorum yok:

Blogger tarafından desteklenmektedir.