Nefsin Tanımı ve Dereceleri

Tasavvufta nefsin yeri, bir savaş alanına benzer. Nefs, insanın içindeki en büyük düşmandır; ama aynı zamanda en büyük öğretmendir. Tasavvuf ehli, nefsi yok edilmesi gereken bir şey olarak değil, terbiye edilmesi gereken bir varlık olarak görür. Nefs, Kur’an’da farklı derecelerle anılır: Nefs-i emmare (kötülüğü emreden), nefs-i levvame (kendini kınayan) ve nefs-i mutmainne (huzura ermiş). Bu yolculuk, emmareden mutmainneye uzanan zorlu bir yoldur.

Yunus Emre’nin Nefis Anlayışı

Yunus Emre, nefsin bu savaşını şu dizelerle anlatır: “Bir ben vardır bende, benden içeri.” Bu “ben”, nefsin ta kendisidir. İnsanı hırsa, öfkeye, bencilliğe sürükleyen bu güç, tasavvuf yolunda dizginlenmesi gereken bir attır. Yunus, nefsi terbiye etmenin kolay olmadığını, ama bunun bir ömür boyu süren bir çaba olduğunu söyler. Peki, bu mücadelede bize rehber olacak yöntemler nelerdir? Tasavvuf, bize birkaç araç sunar: Oruç, tefekkür, zikir ve sabır.

Nefsi Terbiye Yöntemleri

Oruç, nefsin isteklerini kontrol etmenin en etkili yollarından biridir. Aç kalmak, sadece mideyi değil, ruhu da eğitir. Günümüz dünyasında, her şeye anında ulaşmaya alışkınız; ama oruç, bize beklemeyi ve şükretmeyi öğretir. Tefekkür ise, nefsin sesini susturup kalbin sesini duymamızı sağlar. Günde birkaç dakika, “Ben kimim, neyi arıyorum?” diye düşünmek, nefsin hırslarını törpüler. Zikir, Allah’ı anarak nefsi arka plana iter. Sabır ise, bu yolun temel taşıdır; çünkü nefs, bir anda değişmez, zamanla terbiye edilir.

Günlük Hayatta Nefsle Mücadele

Günlük hayatta nefsi kontrol etmek için pratik adımlar atabiliriz. Mesela, bir tartışmada öfkelenmek yerine susmayı tercih etmek, nefsin bir zaafını yenmek demektir. Ya da bir şeyi çok istediğimizde, “Buna gerçekten ihtiyacım var mı?” diye sormak, nefsin oyunlarını fark etmemizi sağlar. Yunus Emre’nin bir sözü bize yol gösterir: “Nefsine hâkim olamayan, âleme sultan olamaz.” Bu, tasavvufun özünü yansıtır: İç dünyamızı fethetmeden dış dünyada huzur bulamayız.

Huzura Giden Yol

Nefsle mücadele, tasavvufun en zorlu, ama en ödüllendirici yoludur. Bu yolda ilerledikçe, insan kendi sınırlarını tanır ve zayıflıklarını birer basamak haline getirir. Nefs-i mutmainneye ulaşmak, Allah’ın “Ey huzura ermiş nefis, Rabbine dön!” hitabına mazhar olmaktır. İşte tasavvuf, bu huzuru arayanlar için bir rehberdir.


Kaynaklar: Yunus Emre, Divan; Abdülbaki Gölpınarlı, Yunus Emre; İmam Gazali, Kimya-yı Saadet 


Şems’in Gelişi

Mevlana Celaleddin Rumi, Konya’da ilimle dolu bir hayat sürerken, bir gün Şems-i Tebrizi ile karşılaşır. Şems, Mevlana’ya sorar: “Bayezid mi büyüktü, Hz. Muhammed mi?” Mevlana, “Elbette Hz. Muhammed” der. Şems, “Peki, Bayezid ‘Subhani’ (Ben ne yüceyim) derken, Hz. Muhammed ‘Ben bilmem, Rabbim bilir’ dedi?” Mevlana sarsılır; bu soru, onu ilimden aşka götüren bir kapı açar. Şems, Mevlana’nın ruhunu uyandırır ve ikisi arasında derin bir dostluk başlar.

Aşkın Dönüşümü

Şems, Mevlana’ya aynadır; onun içindeki ilahi aşkı ortaya çıkarır. Mevlana, Şems’le geçirdiği günlerde kitaplardan uzaklaşır, semaya başlar. Ancak bu dostluk, çevreyi rahatsız eder ve Şems bir gün kaybolur. Mevlana, onu ararken şiirler yazar: “Şems’im, güneş’im, nerdesin?” Bu hikaye, tasavvufun aşk ve ayrılıkla dolu bir yol olduğunu gösterir.

Günlük Hayatta Dostluk

Şems ve Mevlana’nın hikayesi, bize gerçek dostluğun değerini öğretir. Günlük hayatta, bizi uyandıran, nefsimizi sorgulatan bir dost bulmak, Şems’in Mevlana’ya yaptığı gibi bir hediyedir. Bir arkadaşımıza içten bir şekilde zaman ayırmak, bu hikayeden alınacak bir derstir.

Kavuşmanın Özlemi

Şems’in kayboluşu, Mevlana’yı daha da derinleştirir. O, Şems’i kaybetse de aşkta bulur. Tasavvuf, bu ayrılığı Allah’a kavuşmanın bir metaforu olarak görür. Mevlana’nın “Şems’im, bende kaybol” sözü, bu hikayenin ruhunu taşır.


Kaynaklar: Mevlana, Divan-ı Kebir; Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlana’dan Sonra Mevlevilik; Ahmet T. Karamustafa, Sufism: The Formative Period  

Yunus’un Şeyhine Gidişi

Yunus Emre, Anadolu’nun tasavvuf ışığıdır. Gençliğinde şeyhi Hacı Bektaş Veli’ye gider ve buğday ister. Şeyh, “Buğday mı istersin, himmet mi?” diye sorar. Yunus, “Buğday” der ve alır. Yolda düşünür: “Ben ne yaptım, himmet varken buğdayı seçtim.” Geri döner, ama Hacı Bektaş, “Senin nasibin Tapduk Emre’dedir” der. Yunus, Tapduk Emre’nin dergahına gider ve 40 yıl odun taşır. Ancak her odun dümdüzdür; hiç eğri odun yoktur.

Doğruluğun Sembolü

Bir gün Tapduk Emre sorar: “Yunus, neden eğri odun getirmiyorsun?” Yunus şu cevabı verir: “Bu kapıya eğri odun yakışmaz.” Bu söz, Yunus’un içsel doğruluğunu ve samimiyetini gösterir. Tasavvuf yolunda 40 yıl odun taşıması, nefsini terbiye ettiğini ve sabrını ispatladığını anlatır. Eğri odun getirmemesi ise, kalbinde hiçbir eğriliğe yer bırakmadığını simgeler.

Günlük Hayatta Doğruluk

Yunus’un hikayesi, bize dürüstlüğü öğretir. Günlük hayatta, bir söz verdiğimizde tutmak ya da bir hata yaptığımızda özür dilemek, Yunus’un eğri odun hikayesine bir selamdır. Küçük şeylerde bile doğruyu seçmek, tasavvufun günlük hayattaki yansımasıdır.

Sabrın Meyvesi

Yunus, 40 yıl sonra şeyhinden himmet alır ve şiirleri dillere destan olur. Bu hikaye, tasavvufun sabır ve gayretle dolu bir yol olduğunu gösterir. Yunus’un odunları, nefsini düzelten birer basamaktır. Onun “Dervişlik dedikleri, hırkayla taç değil” sözü, bu hikayenin özünü tamamlar.


Kaynaklar: Yunus Emre, Divan; Abdülbaki Gölpınarlı, Yunus Emre; Hacı Bektaş Veli, Makalat  


Tasavvufun Pratik Boyutu

Tasavvuf, bir manastırda inzivaya çekilip dünyadan kopmak değildir; aksine, hayatın tam ortasında Allah ile olmaktır. Günlük yaşam, tasavvufun pratiğe döküldüğü bir alandır. Sabır, şükür, hoşgörü gibi erdemler, tasavvufun bize sunduğu hazinelerdir. Hacı Bektaş Veli, bu anlayışı en güzel şekilde yaşatan mutasavvıflardan biridir. Onun şu sözü, tasavvufun günlük hayattaki yansımasını özetler: “İncinsen de incitme.”

Sabır ve Şükür

Sabır, tasavvufun ilk derslerinden biridir. Günümüz dünyasında her şey hızlı; ama tasavvuf, bize beklemeyi öğretir. Trafikte sıkıştığımızda, bir işte terslik yaşadığımızda sabretmek, kalbi güçlendirir. Hacı Bektaş Veli, “Sabır, kurtuluşun anahtarıdır” der. Bu, sadece dişimizi sıkmak değil, olayları Allah’tan bilip teslim olmaktır. Şükür ise, elimizdekilerin kıymetini bilmektir. Bir bardak su içtiğimizde, “Bunu bana veren Rabbime hamdolsun” demek, şükrün bir biçimidir.

Hoşgörünün Önemi

Hoşgörü, tasavvufun en bilinen özelliğidir. Hacı Bektaş Veli’nin, “72 millete bir gözle bak” anlayışı, bize farklılıkları kucaklamayı öğretir. Bir komşumuzla anlaşamasak bile, onu anlamaya çalışmak, tasavvufun bir armağanıdır. Günlük hayatta bu erdemleri yaşamak, ilişkilerimizi güzelleştirir. Mesela, bir tartışmada alttan almak, hem karşımızdakine hem de kendimize huzur verir.

Günlük Hayata Küçük Dokunuşlar

Tasavvufun pratik yansımaları, küçük alışkanlıklarla başlar. Sabah kalktığımızda “Bismillah” diyerek güne başlamak, her anı Allah ile doldurur. Bir iş yaparken niyetimizi temiz tutmak, o işi ibadete çevirir. Hacı Bektaş Veli’nin bir öğüdü şöyledir: “Eline, beline, diline sahip ol.” Bu, günlük hayatta nefsimizi kontrol etmenin bir yoludur. Elimizle kimseye zarar vermemek, dilimizle kötü söz söylememek, tasavvufun ahlakıdır.

Modern Yaşamda Tasavvuf

Modern yaşamda tasavvuf, bize bir sığınak sunar. Teknolojinin hızı, bazen ruhumuzu yorar; ama tasavvuf, bu hızı yavaşlatır. Akşam eve geldiğimizde telefonu bir kenara bırakıp 5 dakika tefekkür etmek, günün stresini siler. Ya da birine yardım ederken içten bir gülümseme, kalbi ısıtır. Tasavvuf, büyük değişimler değil, küçük ama anlamlı adımlar ister. Hacı Bektaş Veli’nin dediği gibi, “Yolumuz, sevgi yoludur.” Bu sevgi, günlük hayatın her anına yayılabilir.

Kaynaklar: Hacı Bektaş Veli, Makalat; Abdülbaki Gölpınarlı, Alevi-Bektaşi Nefesleri; John Renard, Historical Dictionary of Sufism

Rabia’nın Cesur Yürüyüşü

Rabia el-Adeviyye, tasavvufun ilk kadın dervişlerinden biridir. Bir gün Basra sokaklarında elinde bir meşale ve bir kova suyla dolaşırken görülür. İnsanlar şaşkınlıkla ona yaklaşır ve “Ey Rabia, bu ne haldir?” diye sorar. Rabia şu cevabı verir: “Bu suyla cehennemi söndüreceğim, bu meşaleyle cenneti yakacağım. Ta ki insanlar Allah’a korkudan ya da ödül için değil, sadece O’nun sevgisi için ibadet etsin.” Bu sözler, Rabia’nın ilahi aşka olan tutkusunu gösterir.

Aşkın Özgürlüğü

Rabia’nın hikayesi, tasavvufun saf sevgiye dayandığını anlatır. O, ne cenneti istedi ne de cehennemden korktu; tek arzusu Allah’ın rızasıydı. Bir gece dua ederken, “Ey Rabbim, eğer Sana cehennem korkusuyla ibadet ediyorsam, beni orada yak; eğer cennet umuduyla ibadet ediyorsam, beni oradan mahrum et” dediği rivayet edilir. Bu, tasavvuf yolunda bencilliğin değil, teslimiyetin önemini vurgular.

Günlük Hayatta Rabia’dan İlham

Rabia’nın meşalesi, bize günlük hayatta niyetlerimizi sorgulamayı öğretir. Bir iyilik yaparken, bunu gösteriş için mi yoksa içten bir sevgiyle mi yaptığımızı düşünebiliriz. Mesela, birine yardım ettiğimizde karşılık beklemeden yapmak, Rabia’nın ruhunu yansıtır. Onun cesareti, modern dünyada bize samimiyetin gücünü hatırlatır.

Sevginin Zaferi

Rabia’nın hayatı, zorluklarla doluydu; ama o, her zaman sevgiyi seçti. Bir gün bir hırsız evine girdiğinde, Rabia ona, “Bir şey bulursan benimle paylaş” dedi. Hırsız şaşırıp kaçtı, çünkü Rabia’nın malı değil, sadece Allah’a olan aşkı vardı. Bu hikaye, tasavvufun maddi dünyayı aşan bir bakış açısını bize sunar.


Kaynaklar: Feridüddin Attar, Tezkiretü’l-Evliya; Annemarie Schimmel, Mystical Dimensions of Islam; Ebû Nasr Serrâc, Kitâbu’l-Lüma  

Mevlana’dan Bir Ders

Tasavvufun en bilinen sembollerinden biri neydir. Mevlana Celaleddin Rumi’nin Mesnevi’sinde anlattığı “Neyin Hikayesi”, ayrılığın ve özlemin sesini bize ulaştırır. Bir gün kamışlıkta yetişen bir kamış, rüzgarla huzur içinde sallanır. Ancak bir gün bir el onu koparır, içini oyar ve delikler açar. Kamış, artık bir ney olmuştur. İlk üflendiğinde, çıkan ses öyle yanık, öyle derindir ki, dinleyenlerin kalbi titrer. Ney, kamışlıktan ayrılışını anlatır; özlemle dolu bir şikayetle, “Beni yuvamdan kopardılar, şimdi bu sesle dertlerimi anlatıyorum” der.

Ayrılığın Anlamı

Mevlana, bu hikayeyi tasavvufi bir sembol olarak sunar. Ney, insanı temsil eder; bizler de bir zamanlar ilahi bir bütünün parçasıydık. Dünyaya gelerek bu bütünlükten koptuk ve içimizde bir özlem başladı. Neyin yanık sesi, ruhumuzun Allah’a duyduğu hasreti anlatır. Mevlana şöyle der: “Ney, sırları açığa vuran bir dosttur; dinlersen, ayrılığın acısını ve kavuşmanın umudunu duyarsın.” Bu hikaye, tasavvufun özünü yansıtır: Her insan, Hak’tan ayrı düşmüştür ve bu dünya, bir kavuşma yolculuğudur.

Günlük Hayata Yansıması

Neyin hikayesi, bize sabrı ve tefekkürü öğretir. Günlük hayatta zorluklarla karşılaştığımızda, neyin sesini hatırlayabiliriz. O ses, acının bile bir anlamı olduğunu söyler. Mesela, bir kayıp yaşadığımızda, bu ayrılığı bir sınav olarak görmek ve içimizdeki özlemi Allah’a yöneltmek, neyin bize fısıldadığı bir derstir. Bir an durup nefes almak, belki bir müzik dinlemek, ruhumuzu bu hikayeye yaklaştırabilir.

Aşkın Sesi

Neyin hikayesi, aynı zamanda ilahi aşkı anlatır. Ney, kamışlıktan koparılmasaydı sessiz kalacaktı; ama acı çekti ve bir sese dönüştü. İnsan da böyledir: Zorluklar, kalbimizi açar ve bizi Allah’a yaklaştırır. Mevlana, “Aşk, neyi üfleyen nefes gibidir; onsuz ney susar” der. Bu hikaye, tasavvuf yolunda aşkın ne kadar önemli olduğunu bize hatırlatır.


Kaynaklar: Mevlana Celaleddin Rumi, Mesnevi; Abdülbaki Gölpınarlı, Mesnevi Şerhi; Annemarie Schimmel, Mystical Dimensions of Islam  

Mevlana'nın Hayatı

Mevlana Celaleddin Rumi, 1207 yılında Horasan'da doğmuş ve hayatı boyunca ilahi aşkı anlatmış bir mutasavvıftır. O'nun eserleri, sadece İslam dünyasında değil, bütün insanlığa hitap eder.

Mesnevi ve İlahi Aşk

Mevlana'nın en önemli eseri olan Mesnevi, insan ruhunun Allah'a doğru olan yolculuğunu anlatır. "Ne olursan ol, yine gel" sözü, onun hoşgörüsünü ve evrensel mesajını özetler niteliktedir.

Semâ ve Mevlana

Mevlana'nın dervişleriyle birlikte gerçekleştirdiği Semâ, ruhun Allah'a olan dönüşünü simgeler. Dönen dervişlerin hareketleri, kainatın dönüşü ile uyumludur.

Kaynak: Mevlana Celaleddin Rumi - "Mesnevi"


 


Tasavvuf, yüzeysel bir bakışla sadece mistik bir akım olarak algılansa da, aslında köklü bir manevi disiplindir. Kökeni Kur'an-ı Kerim ve Hz. Peygamber'in (s.a.v.) sözleri ve yaşayışına dayanır. Tasavvuf, insanın nefsini terbiye ederek Allah'a yaklaşmasını amaçlar. Peki, tasavvuf nedir ve gerçekte neyi ifade eder?

Tasavvufun Tanımı ve Amacı

Tasavvuf, kelime olarak "yün giymek" anlamına gelen "sûf" kelimesinden türetilmiştir. Bu, eski mutasavvıfların sade yaşayışına gönderme yapar. Ancak derinlemesine incelendiğinde, tasavvuf Allah'a ulaşma yolunda nefis terbiyesi, ihlas, sabır ve sevgi gibi kavramlar üzerine kuruludur.

Tasavvufun Temel Kavramları

Zikir: Allah'ın isimlerini anarak O'na yaklaşmak.

Tevbe: Hata ve günahlardan dönüp saf bir kalp ile Allah'a yönelmek.

İhlas: Amelleri sadece Allah rızası için yapmak.

Aşk: Allah'a duyulan derin sevgi ve teslimiyet.

Tasavvufun Ruhani Boyutu

Tasavvuf, kalbin cilalanması ve insanın kendi nefsiyle mücadelesini konu alır. "Nefsini bilen Rabbini bilir" anlayışı bu yolda en önemli ilkelerden biridir.

Kaynak: Annemarie Schimmel - "Tasavvuf: İslam'ın Mistik Boyutu"



Dervişlik Nedir?

Dervişlik, tasavvufun en güzel yüzlerinden biridir. Derviş, kelime anlamıyla “kapı eşiğinde duran” demektir; ama bu kapı, sıradan bir kapı değildir. Bu, Hakk’a açılan bir eşiktir. Dervişlik, maldan, mülkten, benlikten vazgeçip Allah’a teslim olmaktır. Tasavvufun büyük isimlerinden Bayezid Bistami, bu teslimiyeti en çarpıcı şekilde ifade eder: “Ben yokum, O var.” Bu söz, dervişliğin özünü anlatır: Kendini silmek ve Allah’ta var olmak.

Bayezid Bistami’nin Teslimiyet Anlayışı

Bayezid Bistami’nin hayatı, dervişlik anlayışını anlamak için bir aynadır. Bir gün biri ona, “Sen kimsin?” diye sormuş. Bayezid şu cevabı vermiş: “Benim gömleğimi çıkardılar, içimde sadece O kaldı.” Bu, tasavvufta benlikten vazgeçmenin ne kadar derin bir anlam taşıdığını gösterir. Derviş, nefsini bir gömlek gibi çıkarır ve ruhunu Allah’a teslim eder. Bu teslimiyet, korkusuzluk getirir; çünkü derviş, artık kendine ait bir şey olmadığını bilir.

Dervişlerin Yaşam Tarzı

Dervişlerin yaşam tarzı da bu anlayışı yansıtır. Onlar, sade bir hayat sürer; az yer, az konuşur, çok düşünürler. Dünya malına tamah etmez, çünkü kalpleri başka bir hazineyle doludur. Günümüz dünyasında bu sadeliği yaşamak zor gibi görünebilir. Tüketim çılgınlığı, hepimizi daha fazlasına sahip olmaya itiyor. Ama dervişlik, bize şunu öğretir: Azla yetinmek, aslında çok şey kazanmaktır. Mesela, bir derviş gibi yaşamak için, gereksiz eşyalardan vazgeçip sadece ihtiyacımız olanı alabiliriz. Bu, hem ruhumuzu hafifletir hem de çevremize fayda sağlar.

Teslimiyetin Gücü

Teslimiyet, dervişliğin kalbidir. Modern hayatta teslim olmak, zayıflık gibi algılanabilir; ama tasavvuf, bunu bir güç olarak görür. Bir zorlukla karşılaştığımızda, “Bu Allah’tandır” deyip kabullenmek, teslimiyetin bir işaretidir. Bu, pasiflik değil, bilinçli bir duruştur. Bayezid’in bir sözü bize rehber olabilir: “Allah’a teslim olan, her şeyi teslim alır.” Yani, nefsini Allah’a veren, iç huzurunu bulur.

Günlük Hayatta Dervişlik

Dervişlik, günlük hayatta da uygulanabilir. Birine yardım ederken karşılık beklememek, bir derviş tavrıdır. Ya da bir haksızlık karşısında öfkelenmek yerine, sabırla doğruyu aramak, teslimiyetin bir yansımasıdır. Derviş, her an Allah ile beraberdir; bu yüzden ne korkar ne de üzülür. Tasavvuf, bize bu anlayışı miras bırakır: Teslim ol, çünkü her şey O’ndandır.


Kaynaklar: Feridüddin Attar, Tezkiretü’l-Evliya; Annemarie Schimmel, Mevlana ve Tasavvuf; Tosun Bayrak, The Most Beautiful Names  

Doğanın Tasavvuftaki Yeri

Tasavvuf, doğayla insanın ayrılmaz bir bütün olduğunu söyler. Kainat, Allah’ın bir ayetidir; her ağaç, her kuş, her rüzgar, O’nu anlatır. Mevlana Celaleddin Rumi, Fihi Ma Fih adlı eserinde şöyle der: “Bu âlemde her şey bir zikirdir; yapraklar sallanır, kuşlar öter, hepsi Allah’ı anar.” Tasavvuf ehli, doğaya bu gözle bakar; her varlığın içinde ilahi bir güzellik görür. İbnü’l-Arabî ise, kainatı “Allah’ın nefesi” olarak tanımlar. Ona göre, doğa bir aynadır; ona bakarak Yaradan’ı tanırız.

Modern Dünyada Doğadan Kopuş

Modern dünyada, doğadan koptuk. Şehirlerin beton yığınları arasında, ağaçları, gökyüzünü, toprağı unuttuk. Ama tasavvuf, bu bağı yeniden kurmamızı ister. Bir ağacın gölgesinde oturup onun dallarına bakmak, bir tefekkür anıdır. Rüzgarın sesini dinlemek, kalbi sakinleştirir. Doğada geçirdiğimiz her an, bize Allah’ın varlığını hissettirir. Mevlana’nın dediği gibi, “Dinle neyden, nasıl şikayet eder; ayrılıktan yanar.” Ney bile doğadan gelir; kamışlıktan koparılır ve bir sese dönüşür. Bu, doğanın bize sunduğu bir hediyedir.

Doğaya Saygı

Tasavvuf, doğayla bağlantıyı sadece seyretmekle sınırlamaz; ona saygı duymayı da öğretir. İbnü’l-Arabî, her varlığın bir ruhu olduğunu söyler. Bir çiçeği koparırken bile, onun zikrini bozmamaya özen göstermek gerekir. Günümüzde çevre sorunları artarken, tasavvufun bu bakışı bize yol gösterebilir. Mesela, gereksiz tüketimi azaltmak, doğaya bir teşekkürdür. Plastik yerine bez çanta kullanmak, su israfını önlemek, tasavvufun sade yaşam anlayışıyla uyumludur.

Doğanın Ruha Etkisi

Doğayla bağlantı, ruhumuzu da besler. Şehir hayatında bunalan bir insan, bir parka gidip çimlere basarak bile huzur bulabilir. Tasavvuf, bize bu küçük anların değerini hatırlatır. Bir kuşun ötüşünü duymak, bir yaprağın düşüşünü izlemek, kalbi Allah’a yaklaştırır. İbnü’l-Arabî’nin bir sözü şöyledir: “Kainat, Allah’ın kitabıdır; her harfi oku.” Bu, doğayı bir okul gibi görmemizi sağlar.

Günlük Hayatta Doğayla Bağ Kurma

Günlük hayatta doğayla bağ kurmak için basit adımlar atabiliriz. Sabahları pencereyi açıp havayı koklamak, bir çiçeğe su vermek, ya da hafta sonu bir ağaçlık alanda yürümek, tasavvufun ruhunu yaşamaktır. Doğada geçirdiğimiz zaman, bizi hem kendimize hem de Allah’a yaklaştırır. Tasavvuf, bize şunu öğretir: Doğayla barış, Allah’la barıştır.


Kaynaklar: İbnü’l-Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye; Mevlana, Fihi Ma Fih; Seyyed Hossein Nasr, Man and Nature  
Blogger tarafından desteklenmektedir.