NE SÖYLEDİĞİN DEĞİL NASIL SÖYLEDİĞİN ÖNEMLİDİR

Bir Ortadoğu kralı korkunç bir rüya görmüş. 

Rüyasında tüm dişleri birer birer dökülüyormuş.

Altüst olan kral, rüya yorumcusunu çağırtmış.

Adam kralın rüyasını endişiyle dinlemiş ve şöyle yorumlamış:

Hünkarım, padişahım, devletlüm, size kötü haberlerim var.

Bütün dişlerinizi kaybetmeniz, tüm ailenizi kaybedeceğiniz anlamına geliyor.

Bu kötü yorum kralı öfkelendirmiş.

Söyleyecek daha iyi bir şeyi olmayan yorumcu zindana atılmış.

Sonra kral bir başka yorumcu çağırtmış,

O da rüyayı dinlemiş ve şöyle konuşmuş:

Sultanım, size iyi haberlerim var. Siz ailenizin en yaşlısı olacaksınız, tüm aile fertlerinden daha uzun yaşayacaksınız.

Kral çok sevinmiş ve yorumcuyu cömertçe ödüllendirmiş.

Fakat saray erkanı bu duruma çok şaşırmış, "senin söylediklerin zavallı selefinin söylediklerinden gerçekte çok da farklı değil, fakat sen ödül alırken o neden cezalandırıldı?" diye sormuşlar.

Yorumcu cevap vermiş: "Haklısınız, ikimiz de rüyayı aynı şekilde yorumladık. Fakat asıl mesele şudur: Ne söylediğin değil nasıl söylediğin önemlidir."

Hikayenin alıntılandığı yer: https://www.facebook.com/psikoterapilervetasavvuf

Ne söylediğin değil nasıl söylediğin önemli


Koç hikayemize bir göz atmanızı isteriz.


Henüz erginlik çağına girmemiştim.
Aşk deryasına daldım mı, 30-40 gün hiç bir şey yiyemezdim; istekten kesilirdim, günlerce
açlığa susuzluğa katlanırdım.

Bir gün babam bana çıkıştı,
'Oğlum, dedi, ben senin bu halinden birşey anlamıyorum; bunun sonu nereye varacak?
Bu davranışlar seni felâkete götürecek.'

Ben ona şu cevabı verdim:
Baba! Seninle benim babalık ve evlâtlık ilişkimiz neye benzer bilir misin?
Bir tavuğun altına tavuk yumurtalarıyle karışık bir de kaz yumurtası koymuşlar.
Vakti gelip de civcivler çıktığı zaman bunlar hep birlikte analarının arkasına düşer giderler, yolda bir göl kenarına raslarlar. Kaz yumurtasından çıkan civciv hemen kendisini suya atar, bunu gören ana tavuk, eyvah yavrum boğulacak der.
Çırpınmaya başlar. Halbuki kaz yavrusu neşe içinde suda yüzmektedir.

İşte seninle benim aramdaki fark da böyledir.

Şems-i Tebrizi


Yere saplı bir kazığa bağlanmış, çok kuvvetli bir koç vardı.
Şeytan kazığı oynatıp gevşetti ve,
-Bakın, tek yapacağım şey bu, dedi.
Koç kafasını sallayarak gevşetilmiş kazığı söktü. Sahibinin evinin kapısı açıktı ve girişteki kocaman holün sonunda çok güzel antika bir ayna vardı.
Koç aynadaki yansımasını gördü ve koşarak kafa attı, ayna paramparça oldu.
Ev sahibesi hemen aşağı koştu ve güzelim aynasının paramparça edilmiş olduğunu gördü.
Hemen uşaklarına bağırdı,
-Bu koçun kafasını kesin!
Koç ev sahibi adamın özel hayvanı idi. Ve küçükken onu elleriyle beslemişti. Eve geldiğinde çok sevdiği koçunu kesilmiş buldu.
-Koçumu kim kesti, kim böyle korkunç bir şeye cür'et edebilir, dedi.
Karısı;
-Ben kestirdim. Çünkü bana ailemden yadigar kalan antika aynamızı kırdı, dedi.
Öfkeden deliye dönen koca,
- Bu durumda seni boşuyorum, dedi.
Komşuların dedikoduları kadının erkek kardeşlerinin kulağına kadar gitti, ve kız kardeşlerinin bir koç yüzünden boşandığını duyunca çok sinirlendiler, akrabalarını da toplayıp kılıçlar ve tüfeklerle adamın evini basmaya gittiler.Adam geleceklerini öğrenip kendi akrabalarını çağırdı. İki aile arasında kan davası başladı. Bir çok evler yakıldı ve yıkıldı.
Şeytan;
-Gördüğünüz gibi ben ne yapmıştım, sadece kazığı biraz gevşetmiştim. Daha sonra birbirlerine yaptıkları o korkunç şeyler için sorumlu niye ben olayım ki, ben sadece kazığı birazcık gevşettim, dedi.

Bağlı olduğunuz kazıkların sağlamlığını devamlı kontrol edin.

Prof. Dr. Robert Frager (Ragıp Baba, Cerrahi Sufi), Aşktır Asıl Şarap, 


Yağmur şiddetini yitirmişti. Az önce camı parçalamak istercesine döven damlalar, güçlü rakibini sert yumruklarla yıkmaya çalışan zayıf bir boksörün yorulup pes etmesi gibi durulmuştu. Saatlerce öne eğilmiş başını yavaşça cama doğru kaldırıp baktı. Küçük damlalar cama çarpıyor ve zikzaklar çizerek aşağıya doğru süzülüyordu. Bir müddet onları izledi. Biraz önceki ağlama krizi durmuş, gözlerindeki yaşlar azalmış, yerini; tıpkı yağmur damlalarının pencerenin camından süzülüşü gibi yanağından yavaşça akıp giden küçük gözyaşlarına bırakmıştı. Ayağa kalkmak istedi ama cesaret edemedi. Halının üstüne yığılıp kalmaktan korktu. Her tarafı titriyordu. Odada hiç durmadan içilen sigaranın etkisiyle bir sis perdesi oluşmuştu. Hemen yanında duran küllükteki izmaritler küçük bir tepeyi andırıyordu.

Gözlerini bir an kapattı. Belki bin defa durmaksızın düşünmesine rağmen olanları tekrar düşünmeye başladı. “Daha dün!” diye geçirdi içinden, “Daha dün her şey ne kadar güzeldi; nerden çıktı bu ayrılık!”

* * *

Küçük bir pastanede kahvaltı yapmışlardı. Her zaman gittikleri bir yer olduğu için pastanenin sahibi yaşlı kadın onları artık çok iyi tanıyordu. Masalarına oturur oturmaz siparişlerini sormadan küçük bir tepsiye iki sade poğaça ve bir simit koymuştu. Delikanlı için poğaça, güzel kız için de simit. Kahvaltılarını bitirdikten sonra sahile giden yolda yavaş adımlarla yürümeye başlamışlardı. Bir yandan yürürken diğer yandan da gelecekle ilgili planlarını heyecanla birbirlerine anlatıyorlardı.

Hava çok güzeldi. O sene bahar erken gelmişti. Sahile geldiklerinde ortalık cıvıl cıvıldı. Hafta sonları hava güzel olduğunda birçok aile çocuklarıyla vakit geçirmek için buraya gelirdi. Böyle havalarda burası bir panayırı andırırdı. Babalarıyla uçurtma yapmaya çalışan iki çocuğun yanlarından geçmişlerdi. Çocuklar dikkatlice babalarını izliyor, her hareketini takip ediyorlardı. Biraz ileride ip atlayan kızların hemen yanında duran küçük bir kız çocuğu dikkatlerini çekmişti. Hüzünlü gözlerle eğlenen ablalarını izliyordu. Belli ki küçük olduğu için onu oyunlarına dahil etmemişlerdi. Ama küçük kız daha sonra kendi yaşıtlarında olan bir grubu gözüne kestirerek yanlarına doğru gitmiş, bir müddet çekingen davransa da daha sonra aralarına katılarak onlarla beraber hoplayıp zıplamaya başlamıştı. Çocuk olmak işte böyle bir şeydi. En küçük bir şey oyunlaşabiliyordu… Çocukları izlerken birden başlarını çevirip göz göze gelmişlerdi. O anda yüzlerinde istemsiz bir gülümseme oluşmuştu. O gülümseme her şeyi anlatıyordu. Birbirlerine daha sıkı sarılarak yürümeye devam etmişlerdi.


Sahilde çocuklarla beraber vakit çok çabuk geçmişti. Bir an için akşam sinemaya gideceklerini unutmuşlardı. Uzun zamandır bekledikleri film vizyona girmişti. Sinemayı hatırladıklarında, biletleri bir gün öncesinden aldıkları için birden heyecanlanmış, alelacele toparlanarak koşar adımlarla yürümeye başlamışlardı. Bu arada tüm bu hengâmenin etkisiyle de gülme krizine girmişlerdi. Nefes nefese salona girdiklerinde film henüz başlamamıştı. Gelecek filmlerin fragmanları gösteriliyordu. Karanlıkta zar zor buldukları koltuklarına oturduklarında derin bir nefes almışlardı. Yüzlerinden gülümseme hiç eksik olmuyordu. Genç kız telefonunu kapatmak için çantasından çıkardığında telefon birden çalmaya başlamıştı. Konuşmak için yanındakilerden izin isteyerek salondan dışarı çıkmak istediğinde delikanlı da onunla beraber gelmek istemiş, fakat kız hemen döneceğini söyleyerek oturması için onu ikna etmişti. Fragmanlar bitip film başladığında aradan on dakika geçmiş fakat genç kız geri gelmemişti. Delikanlı filmi izlemeyi bırakıp dışarı çıktığında ortalıkta kimseyi bulamamıştı.

* * *

Bir anda bu geçmiş düşüncelerden sıyrılarak ayağa kalktı. “Bu kadar kolay olamaz, olmamalı!” dedi. “Onu görmeliyim, evet kesinlikle görmeliyim!” Odadaki dağınıklıktan dolayı güçlükle bulduğu montunu üzerine aldı. Aceleyle ayakkabılarını giydi. Kapıyı açarak hızlı adımlarla merdivenleri inmeye başladı. İçindeki ses devamlı “Bu kadar basit olamaz, olamaz!” diyordu. O’na gidiyordu. Boynuna sarılıp ağlamak istiyordu. “Beni bırakma!” demek istiyordu. Caddeye çıktığında koşmaya başladı. Dün geçirdikleri o güzel günü düşündükçe daha hızlı koşmaya başlamıştı. Uzun bir süre koştuktan sonra yaklaştığını fark etti. Koşması yavaş yavaş yürümeye dönüşmüştü. Yaklaştıkça yürümesi de yavaşlıyordu. “İşte orda.” diyerek durdu. Bir müddet O’nu izledi, izlerken gözleri doldu. Daha sonra tekrar yürümeye başladı. İçindeki ses hâlâ “Bu kadar basit olamaz!” diyordu. Yanına geldiğinde artık kendini tutamadı, sımsıkı sarılıp hıçkırıklara boğularak ağlamaya başladı.

* * *

Mezarlıktaki yaşlı görevli az ilerde sabah dualar eşliğinde defnedilen cenazenin başında, toprak tümseğe sarılarak ağlayan delikanlıyı bir müddet izledi. Ölen kızın hazinli öyküsünü cenazeye katılan yakınlarından öğrenmişti. Genç kız, bir gün önce telefonda babasının kalp krizi geçirdiğini öğrenince aceleyle bir taksiye binip hastaneye doğru yola koyulmuş, bindiği taksi karşı yönden gelen bir otobüsle çarpışarak kaza yapmıştı. Taksi şoförü ve kız olay yerinde can vermişlerdi. İşte her şey “bu kadar basit”ti…

Mezarlık görevlisi kulübesine gitmek için hareketlenmeden önce ağlayan gence tekrar bakarak; “Yine zor bir ayrılık...” diye içinden geçirdi. Kulübeye girdiğinde yağmur şiddetini yeniden artırmıştı…

Mesut Anar

Tavus Kuşunun Hikayesi

Padişah bir gün tavus kuşlarından birini kendi bedenindeki ve kanatlarındaki güzellikleri göremeyecek şekilde üzerine bir deri giydirmeye karar verdi.

Üstelik sadece bir deliği açık olan kapalı bir kafesin içine konulmasını ve hayatta kalıp kuvvetini elden vermemesi için önüne bir miktar yem bırakılmasını emretti.

Böylece uzun bir zaman geçti. Tavus kuşu kendisini, padişahı, bağı ve diğer tavus kuşlarını unuttu. Kendisine baktığı zaman yalnızca değersiz bir deriden ibaret olduğunu ve karanlık bir yuvada yaşadığını görüyordu. Hatta bu deriden daha uygun bir beden ve içinde yaşadığı bu karanlık kafesten daha iyi bir yuvanın olmadığını kendince kabullenip inandı. Eğer biri yaşadığı bu hayattan daha iyi bir hayatın olduğunu ve yaşadığı yerden daha güzel bir yerin olduğunu iddia etse bu sözlerini küfrünün ve cehaletinin göstergesi olarak kabul edecek duruma gelmişti.

Ama bazen rüzgar estiğinde ağaçların, filizlerin, menekşelerin, yasemenlerin, diğer çiçeklerin ve bitkilerin kokusu yaşadığı kafesin deliğinden içeri sızınca ıstırap hissiyle birlikte anlatılamayacak bir lezzet duygusu tüm bedenini kaplıyor, neşeyle doluyordu. Ama bu şevkin neden kaynaklandığını bilmiyordu. Zira her şeyi unutmuştu. O deriden başka bir giysi o kafesten başka bir alem ve o yemlerden başka bir yem tanımıyordu. Ancak tavus kuşlarının seslerini, ötüşlerini ve diğer kuşların nağmelerini işitince yine o şevk ve isteği fark ediyor ama bu latif rüzgarın kaynağını hatırlamıyordu. Tavus kuşu uzun müddet bunların kaynağı hakkında düşündü: “Acaba bu güzel kokan rüzgar nedir? Bu güzel sesler nereden geliyor?”

Kendisini vatanını unutmuş olması onu cahil kılmıştı.

“Kendileri Allah’ı unutmuş, böylece O da onlara kendi nefislerini unutturmuştur.” (Kur'an-ı Kerim, Haşr suresi, 59/19. ayet)

Ama ne zaman bağdan bir rüzgar esse ve kuş seslerini işitse içinde sebebini anlayamadığı bir özlem duyuyordu. Padişah “Kuşu o kafesten ve deri posttan çıkarın.” emrini verene kadar tavus kuşu günlerini bu şaşkınlık içinde geçirdi.

“Kabirlerinden çıkıp Rablerine doğru koşuyorlar” (Kur'an-ı Kerim, Yasîn suresi, 36/51. ayet)

Tavus kuşu o kafesten kurtulunca bağının ortasında olduğunu fark etti. Kendi bedenine, bağın güllerine, fezasına ve dinlenme yerlerine baktı. Farklı kuş türlerinin seslerini ve ötüşlerini gördü. Kendi haline üzüldü.

“İşlediğim kusurlardan dolayı yazıklar olsun bana!” (Kur'an-ı Kerim, Zümer suresi, 39/56. ayet)

“Perdeni üzerinden kaldırdık. Bugün gözlerin pek keskindir.”
(Kur'an-ı Kerim, Kaf suresi, 50/22. ayet)

Şehabeddin Sühreverdi (ö. 1191), "Cebrail'in Kanat Sesleri"
Çeviren: Sedat Baran, 2006, Sûfi Kitap

iskender pala iki dirhem bir çekirdek afyonu patlamak


Eski tiryakiler, ramazanda afyonu macun haline getirir ve mercimek büyüklüğünde toplar yapıp her sahurda iki üç tane yutarlarmış. Ancak her bir macunu sırasıyla bir, iki, üç kat kâğıtlara sarmayı da ihmal etmezlermiş. Böylece kâğıt, mide öz suyunda eriyince macun midede dağılır ve birkaç saatliğine keyif devam edermiş.

Tabiî iki kat kâğıda sarılan macun, birkaç saat sonra, üç kat kâğıda sarılı macun da onu takiben kana karışınca tiryaki iftara kadar rahat etmiş oluverir. Ancak bu planın yolunda gitmediği, afyonun kâğıdının zor parelendiği yahut kana karışması geciktiği durumlarda tiryaki krizlere girer ve dış dünyadan âdeta kopar. Afyonu patlayıp kana karışasıya kadar farklı tepkiler verir. Konuşulan veya yapılan şeye uygun karşılık verilmeyen, anlama ve algılamada geciken durumlarda “Daha afyonu patlamadı galiba!” gibi cümleler söylenmesi bundandır.

İskender Pala – İki Dirhem Bir Çekirdek, Kapı Yayınları

allah_abdulkadir_geylani
Allah'ın isimlerinden hangisinin İsm-i Azam olduğunu tarih boyunca çok merak edilmiştir.
Pir Abdülkadir Geylani (ö. 1166) bununla ilgili derin anlamlı bir hikaye anlatır:
Şam’da zatın biri mescitte oturuyordu. “N’olurdu, İsm-i Âzam duasını bilseydim?” dedi. O anda iki kişi yanına gelip oturdular. Biri diğerine sordu:
“İsm-i Âzam’ı bilmek ister misin?”
“İsterim.”
“O halde ‘Allah’ de.”
“Ben bunu içimden her zaman söylerim.”
“Hayır, öyle değil. O’nu söylemek istediğin zaman kalbinde O’ndan başkası olmayacak.”


Abdülkadir Geylani (Kadiri Yolu'nun piri ö. 1166) Fethu'r Rabbani
Mecnûn, Leylâ'ya bir mektup yazmak istedi; eline kalemi aldı, şu beyti söyledi:
Hayâlin gözümde, adın ağzımda;
Anışın gönlünde, nereye yazayım?
Mâdemki hayâlin gözü durak edinmiş, adın ağızdan gitmiyor; anışın can evinde; peki, mektubu
kime yazayım; buralarda dolaşıp duruyorsun sen, dedi de kalemi kırdı, kâğıdı yırttı.

Mevlânâ, Fîhi Ma-Fîh
Rabbim, dedi, senden artık beni bu dünyaya, salt bu dünyaya bağlayacak olan şeyi istemiyorum. Bana öyle bir kalp ver ki senin yakınlığını istemekten başka hiçbir isteği içinde barındırmasın. Öyle bir ışık bırak ki kalbime, bir daha onu söndürmek mümkün olmasın. Öylesine aslolanı göster bana, öyle ki surette aklım bile kalmasın.

Nazan Bekiroğlu, Yuzuf ile Züleyha

Dr. Paul Ruskin, öğrencilerine yaşlanmanın psikolojik belirtilerini öğretirken onlara şu olayı okur:


"Hasta ne konuşuyor, ne de söylenenleri anlıyor. Bazen saatlerce anlaşılmaz şeyler geveliyor. Zaman, yer ya da kişi kavramı yok. Yalnız, nasıl oluyorsa, kendi adı söylendiğinde tepki veriyor.

Son altı aydır onun yanındayım, ne görünüşü için bir çaba sarf ediyor ne de bakım yapılırken yardımcı oluyor. Onu hep başkaları besliyor, yıkıyor ve giydiriyor. Dişleri yok, yiyeceklerin püre halinde verilmesi gerekiyor. Gömleği salyalarından dolayı sürekli leke içinde. Yürümüyor. Uykusu sürekli düzensiz. Gece yarısı uyanıp çığlıklarıyla herkesi uyandırıyor. Çoğu zaman mutlu ve sevecen, fakat bazen ortada bir sebep yokken sinirleniyor. Biri gelip onu yatıştırana kadar da feryat figan bağırıyor.

Bu olayı okuduktan sonra, Ruskin öğrencilerine böyle birinin bakımını üstlenmek isteyip istemediklerini sorar.

Öğrenciler bunu yapamayacaklarını söylerler. Ruskin, kendisinin bunu büyük bir zevkle yaptığını ve onların da yapması gerektiğini söyleyince öğrenciler şaşırırlar.

Daha sonra Ruskin hastanın fotoğrafını dolaştırmaya baslar. Fotoğraftaki doktorun altı aylık kızıdır.

Dr. Ruskin, Amerikan Tip Birliği Dergisindeki makalesinde, (günümüzde çok yaşandığı gibi) gülünç bir yanlış anlamanın insana nasıl tamamen farklı bir perspektif kazandıracağını anlatmaktadır. Belki de hayatta yaşadığımız birçok şey bize önyargılarımız ve bakış açılarımız tarafından dayanılmaz ve zor gözüküyordur, kim bilir?... 
Selçuklu Sultanlarından biri Mevlânâ'yı ziyaret etmek istemiş. Bu ziyaretini gerçekleştirdiğinde ona, saltanatları arasında ne gibi bir farkın olduğunu sormuş. 

Hz. Mevlânâ söz konusu soruya şu cevabı vermiş: 
"Senin saltanatın gözlerin açık olduğu müddetçe vardır. Oysa benim saltanatım, gözlerimi kapadığımda başlar."

tasavvuf-aslına_hu

Vakti zamanında bir hükümdar, vezirlerine şöyle bir emir vermiş:

– Tebaamdan bana Hızır Aleyhisselâm’ı bulup getirecek bir kul var mıdır, araştırılsın!..



O günden tezi yok memleketin dört bir yanına tellâllar çıkartılmış. Ancak kimsenin bu işe cesaret ettiği yok! Meğer devlet elinin erişmediği uzaklarda bir yerde pek yoksul bir ihtiyar yaşarmış. Adamcık uzun uzun düşündükten sonra “Eğer bazı şartlar öne sürerek bu işe talip olursam ahir-i ömrümde birkaç zaman olsun bolluk ve refah yüzü görürüm. 


Hükümdarın, tebaası olarak bizi arayıp sorduğu mu var? Hem ola ki talih yaver gider,” deyip sarayın yolunu tutmuş.
Hükümdar, ihtiyara kırk gün süre tanıyıp her türlü isteğinin yerine getirilmesini ferman buyurmuş. İhtiyar o kırk gün, kendisi gibi ne kadar fakir fukara varsa doyurmuş, yardımda bulunmuş.

Kırkıncı gün sarayın adamları kapıya dayanmışlar ve “Buyur efendi, gidiyoruz!” demişler. Zavallı ihtiyar, sayılı günün çok çabuk geçtiğini bilerek emre rıza göstermiş. Yolda yanlarına bir fakir derviş takılmış ve
— Ben de sizinle geleyim ve sarayı bir kez olsun göreyim, demiş.

İhtiyar buna da rıza gösterip huzura varmışlar. Hükümdar ihtiyara bakmış; o hükümdara bakmış. Ortada ne Hızır var, ne mazeret. Adamcık durumu anlatacakken hükümdar ateş püskürür vaziyette en büyük vezirine sormuş:
— Efendi, söyle, bu densize ne ceza verelim?
— Hünkârım, bu adamı kırk katırın kuyruğuna bağlayıp sürütelim.
— Aslına huuu... Nesline huuu!.. diye bir ses duyulmuş ihtiyarın yanına takılıp gelen fakir dervişten. 

Sultan sesini çıkarmamış ve ortanca vezirine sormuş:
— Söyle bre bu herife ne yapalım?
— Bu herifi keşkek edip leşini köpeklere yedirelim.
— Aslına huuu... Nesline huuu!.. demiş yine fakir. Padişah ona sert sert bakmış. Sonra aynı suali küçük vezire sormuş. Cevap:
— Yüce sultanım. Bu zavallı ihtiyar zaten ömrünün sonuna yaklaşmış. Yoksulluk vedevletin ilgisizliği yüzünden bir yalana tevessül etmiş. Kaldı ki aldığı her kuruşu fakir fukaraya dağıtmış. Affetmek büyüklük alâmetidir. Büyüklüğünüzü gösterip bağışlayıveriniz.

— Aslına huuu... Nesline huuu!.. demiş yine derviş. Padişah öfkeyle sesin geldiği yana dönerek kükremiş:

Bizce bu sözün manası “Aslını da Allah’a havale ettim, neslini de!” olmalıdır. Böyle bir temenni iyiler için dua; kötüler için beddua makamında olacaktır.

— Bre sen kim olasın ve niçin hep aynı şeyi söyleyip durmaktasın? Padişah huzurunda edep böyle mi olur? Derviş hükümdarı saygıyla selamlamış ve söze başlamış:

— Haşmetlü hünkârım! Senin büyük vezirinin babası katırcı idi, onun için ihtiyarı katırlara sürütmek istedi. Ortanca vezirinin babası keşkek dükkânı işletirdi. Etin artığını da köpeklere atardı. O da babasının yaptığını uygun gördü bu ihtiyara. Şu küçük vezirine gelince. O asil bir vezir ailesinden gelmektedir ve vicdanı bu ihtiyara devlet himayesiyle mücazat etmesini gerektiriyor. Babasından da öyle görmüştü zira. Hepsinin sözleri, asıllarını ve fiillerini göstermekte. Ben de o sebepten “Aslına huuu; nesline huuu!” diyorum.

Padişahın merakı artmış. Hayretler içinde, bu fakirin bütün bunları nereden bildiğini merak ederek sormuş:
— Peki, derviş sen kimsin?
— Ya sen, bugün kimi bekliyordun hünkârım?
Sonra da önce küçük veziri, ardından kendini işaret ederek,
— İşte vezir; işte Hızır!... deyip ortadan kayboluvermiş.

İskender Pala, İki Dirhem Bir Çekirdek
Bu deyim mecazen “birisine âşık olmak, tutulmak, gönül vermek” gibi anlamlar ihtiva eder. Dervişler arasında birilerinin aşkının büyüklüğünden bahsedilecekse eskiden, “Ooo! Abası hayli yanıktır!” gibi ifadeler kullanılırmış.

Eski tekkelerin mimarî kompleksi içinde bir mescid (veya cami), ortada şadırvanı olan bir avlu ve avluyu çevreleyen derviş hücreleri, büyükçe bir dershane, mutfak, kiler, ambar vs. bulunduğu bilinmektedir. Bilhassa kış aylarında dershanelerin ocağı harlı ateşle yakılarak dervişânın burada toplanmaları sağlanır; böylece hem iktisat yapımlı, hem de uzun saatler mürşidden istifade ortamı oluşturulurdu. 

İşte böyle bir kış gecesinde, yün abalarına bürünmüş dervişler dershanede halka olup şeyh efendiyi dinlemeye başlamışlar. Efendi hazretleri coştukça anlatmış; anlattıkça coşturmuş ve dervişler kendilerinden geçecek derecelere gelmişler. Bu sırada ocağa sırtı dönük dervişlerden birisinin abasına ateş sıçrayıp dumanı tütmeye başlamışsa da dervişin sıcaklığı hissettiği yok!.. İçindeki ateş, dışındakinin sıcağını bastırmış durumda. “Pir aşkına Yar aşkına (Allah aşkına)!” yanmaya devam ediyor. Nihayet şeyh efendi dumanını fark edip bu müridini ikaz ile yanmaktan kurtarıyor ve arkadaşları arasında mahçup olmasın diye onu diğerlerine “gerçek Hak âşıkı” olarak tanıtıyor. Şimdi argo lisanda kullanılan “abayı yakmak” deyimi işte o hâdisenin yadigârıdır.

İskender Pala, "İki Dirhem Bir Çekirdek"

abayı-yakmak

Ve izzetli, hürmetli, muhabbetli, hakikatli, hatırlı, gönüllü, asıllı, usullu, akıllı, güzel sabırlı, güzel huylu, tatlı dilli, hanım yapılı, güleç yüzlü, alçak gönüllü dervişim, ehlim, helâlim Firdevs Hanım huzuruna.

Derûn-i dilden ve can ü gönülden selamlar ve dualar edip ol mübârek nâzik hatırın süâl ederiz, Hüdâ’nın birliğine emanet veririz.

Benim nazlı yârim, benim yâr-i gam-güsârım, benim şenliğim, şöhretim, benim sevdiğim, keyfim, benim canım Firdevs’im, neylersin? Ne keyiftesin? Ne fikirdesin? Ne haldesin? Benim güzelim, garib gönlünü ne ile eğlersin? Okur musun, nakış mı işlersin? Oynar mısın, güler misin?

Benim gönlüm senin hayâlinle eğlenir, sen nicesin? Keşke sizi getirsem bu vilâyetleri seyrettirsem. Zira sensiz canım rahat olamıyor. Benim güzel keyfim, senden ayrılmak ne çetin ahvalmiş bilmezdim. Hak Teâlâ gönül hoşluğuyla bir dahi dünya gözüyle müyesser eylesin âmin.

...

Erzurumlu İbrahim Hakkı (v. 1780)'nın eşi Firdevs'e yazdığı mektuptan.

Perihan Gökpınar, Erzurumlu İbrahim Hakkı'nın Marifetnamesinde Tasavvufi Hayat, 2006, AÜSBE, Yüksek Lisans Tezi, s. 42
Bir gün sormuşlar ermişlerden birine: "Sevginin sadece sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark vardır?"

"Bakın göstereyim" demiş ermiş.

Önce sevgiyi dilden gönüle indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi oturmuşlar sofranın çevresine.

Derken tabaklar içinde sıcak yemekler gelmiş ve arkasından da derviş kaşıkları denilen bir metre boyunda kaşıklar. Ermiş "bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz" diye bir de şart koymuş.

Sofradakiler şaşırmışlar ve ne kadar gayret etmişlerse de bir lokma bile yemek koyamamışlar ağızlarına. Kaşıklar uzun geliyormuş. Aç kalkmışlar sofradan...

Bunun üzerine "şimdi," demiş ermiş, "sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım yemeğe."

Yüzleri aydınlık, gözleri sevgiyle gülümseyen insanlar gelip oturmuş sofraya. Kaşıkları ellerine almışlar ve "Buyrun!" denilince kaşıklarını uzatmışlar yemeklerine ilkin, sonra da karşılarında oturanların ağızlarına...

sevgiyi-yaşayanlar
Rabbim, diye, devam etti Yûsuf duasına. İstemeyi istemek kadar, istememeyi istemek de zor. Biliyorum ki katından bir koruma dökülmezse varlığıma, nefsimin altından kalkamam. Son hızla aşağı doğru ilerleyen bir teknenin içinde yukarı doğru koşarak Bahr-i Umman'ı aşamam. Benim tedbirim senin takdirinden küçüktür.


Böyle dua edince Yûsuf, ona Rabbinden bir işaret geldi. Her şeyin kalpte başlayıp kalpte bittiği mevsimde, her şeyin kalpteki rengine göre isim aldığı yerde. Masun ve masum olan Yûsuf bu duayı etmiş olabilme yürekliliğiyle peygamberdi. Ve o iffet demekti.

Nazan Bekiroğlu, "Yusuf ile Züleyha"
Mavi tükendi… Renklerin en neşelisini ve en çocukçasını yitirdik. Göz ve gönül aydınlığımız; içimize ümit, özgürlük ve sonsuzluk duygusu getiren renk uçup gitti. Karardık.

Maviyi sever miydiniz; şu, renklerin en çok doğup en çabuk ölenini? Mavinin ‘su rengi’ demek olduğunu bilir miydiniz? Adını sudan aldığını, sonra gökyüzüne ağarak oradan suya ve insanlara gülümseyip d
urduğunu… O gülümseyiş ki yer üstünde yaşamın tellerine dokunmuş ve müziği başlatmıştır. Bu sayede yaşamak; mavi, müzikli bir yolculuk olmuştur. Güzel ve şirin olan ne varsa hayatımızda, üzerine biraz mavi serpilmiş, hücrelerine, atomlarına maviler işlemiştir.

“Gün olur başıma kadar mavi
Gün olur başıma kadar güneş
Gün olur deli gibi…”

Mavi işte, cıvıl cıvıl, kıpır kıpır mavi… Su gibi, rüzgâr gibi. Gözbebeklerimizde, saçlarımızın telinde ve avuçlarımızda serinlik. Serinliğini yeşilden almış olmalı; yeşil ile menekşe rengi arasında doğar çünkü o.

Perdeleri açıp dünyasına girelim mavinin. Bulutsuz gökyüzü rengi. Çocukların uçurtma şenliği, kuşların süzülüş çılgınlığı, dağların göğe yükselişi ve ayaklarımızı yerden kesip bizi gökleri çağıran hafiflik. Birazcık, avuç içi kadar gökyüzü mavisi için, zindanların çatısından, gökdelenlerin penceresinden sızacak bir tutam mavilik için neler vermeyiz? Uçsuz bucaksız bir mucizedir gökyüzü mavisi. Bulutlar şöyle yırtılıverince gördüğümüz, görüp de yeniden doğmuş gibi sevindiğimiz ânın tarifsizliği…

Deniz mavisi, kararsız ve hırçın. Aşk gibi, verem gibi işler içinize. Kâh yeşile, kâh su rengine dönüşerek çılgına çevirir insanı. Ah, gece mavisi. Gizemli… siyah saçlarına dolanmış gecenin. Yaz akşamlarının iç serinliği, yıldız şavklarına vuran şarkılar. Ya peygamberçiçeği mavisi! Mavinin bahar kokusu kırlarda, ekin tarlalarında. Renkli bir bahar aydınlığı… Mavinin en koyusu, şehirli ve evcil olanı boncuk mavisidir. Çinilere işlenince sabırla büyülenen aşk ve sanat rengi. Ve turkuaz, mavinin yeşille oluşturduğu cümbüş. Taşa değer katan, taşa serinlik kazandıran asıl mavi… Maviler saymakla bitmez, masal gibi bir dünyanın içine çeker insanı.

Mavi… Tüm renklere can üfleyen yaramaz çocuk, yaşamın rengi, tadı, cazibesi velhasıl ta kendisidir. Rengini yitirmiş bir yaşamak neye yarar?

İşte şehirler bir bir yitiriyor mavisini. Rengi gittikçe kararıyor dünyamızın. Mavinin perdeleri kapanıyor. Hani gökyüzü, hani paldır küldür bulutlar, hani yağmur sonrası yedi renkli gökkuşağı? Kuş oldu, uçup gitti hepsi. Göğe baksam, suya baksam, nereye gitsem mavilik görünmüyor. Şehirde sis, şehirde duman, şehirde griler ev siyahlar. Tadını ve doğallığını yitirdi her şey. İçine mavi sızmayan yiyecekler acı, rengine mavi vurmayan sular içilmiyor. Saçlarına mavilik inmemiş çocuklar çelimsiz… şehirlilerin gözlerine mavi ışıklar, yüzlerine gülümseme değmiyor.

Kitaplar yalan söylüyor çocuklara. Şiirler, öyküler yalan… göğün mavi mavi gülümsediği yok. Bir gün çocuklar isyan edecek bu yalanlara. “hani mavi gök, hani dalın yeşili, masmavi deniz nerede?” diyecekler. Bir gün, “Mavinin Tarihi” diye bir ders okutulacak belki. Mavinin tarihi, mavinin ölümü diye. Mavinin tarihinde, uçurtmanın tarihini okuyacak çocuklar.

Yine bir gün, maviyi hiç tatmadan ölenler olacak. Hiç yaşamadan ölenler olacak bir gün. İnsanlar denizi ve suyu görecek, gökyüzüne bacaklar; ama bir tutam renk, bir avuç mavilik görmeden; ümit nedir, hayâl ve özgürlük nedir bilmeden göçüp gidecekler. Ümidin, hayâlin ve özgürlüğün maviye çaldığını kimseler bilmeyecek?

Şimdi siz, rengi eksilmiş dünyanın insanları! El kadar mavi görünüyorsa pencerenizden, hele başınızı kaldırınca masmavi, çılgınca bir gökyüzü görebiliyorsanız bir yerlerde, şükredin. Gözbebeklerinizde biriktirin o maviyi, hücrelerinize çekin. Ve bizler için, bir de şehirlerin grisinde yitip giden çocuklar ve kuşlar için doya doya seyredin gökyüzünü.

Ali Çolak
Bir gün, güzellik ve çirkinlik bir deniz kıyısında karşılaştılar ve dediler, 'haydi denize girelim.' Giysilerini çıkartıp suda yüzdüler. Bir süre sonra, çirkinlik kıyıya dönüp, güzelliğin giysilerine büründü ve yoluna gitti. Güzellik de denizden çıktı, kendi giysilerini bulamadı; ama çıplak olmak utandırıyordu onu, çaresiz çirkinliğin giysilerine büründü ve yoluna devam etti güzellik. O gün bugündür, erkekler ve kadınlar onları birbirine karıştırır. Ancak içlerinden güzelliğin yüzünü önceden görmüş kimileri vardır ki, giysilerine bakmaksızın tanırlar onu. Ve yine çirkinliğin yüzünü bilen kimileri vardır ki, gözlerinden tanırlar çirkinliği.

Halil Cibran
Bir derviş baba, mahallesindeki kahvehanenin önünden geçiyormuş, orada bulunanlardan biri onu işaret ederek;

- Bu adam var ya bu adam, başına ne gelirse gelsin ne görürse görsün “eyvallah Allah'tandır" deyip geçer demiş. Kahvehaneye yeni yeni alışan çaylaklardan biri de,

- Yani ben şimdi şu ensesi kalın kocaman adama, bu çelimsiz halimle gidip bir tokat atsam Allah'tandır deyip eyvallah mı edecek demiş.

- Ne zannettin demiş diğeri.

Bunun üzerine adam denemeye karar vermiş. Usulcacık derviş babaya yaklaşmış ve ense köküne şamarı yapıştırmış elinin ayarı da bir hayli kaçmış. Tokadın sesi yankılanırken hazret hışımla arkasına dönmüş. Korkudan dizlerin bağı çözülen acemi çaylak güç bela;

- “Baba erenler Allah'tan Allah'tan” demiş,

Derviş Baba:

- "Korkma korkma, Hak'tan olduğunu biliyorum da ben, hangi yezidi musallat etti diye bakıyorum" demiş.
Sultan II. Bayazıt 1484′de Edirne’de bir "Darüş-Şifa" yapılmasını emretti. Mimarbaşı Hayrettin Ağa dört yılda külliyeyi tamamladı. Bu külliyenin Darüş-şifa bolümü bir tıp fakültesi ve akıl hastalarının tedavi gördüğü hastane bölümünden oluşuyordu.

Kurum, bilimsel metotların yanı sıra, en etkili araç olarak Türk müziği makamları kullandı. Henüz Avrupa’nın ruhsal sorunları hastalık olarak görmediğı ve bu türden hastalara cinli , “ruhunu şeytana satmış” gibi horlayıcı yaklaştığı bir dönemde, Edirne Darüş-şifa’sında akıl hastalıkları için çok yönlü ve ileri sayılacak iyileştirme yöntemleri uygulanıyordu. Bu yöntemler, ilaçla, meşguliyetle, telkinle, su sesi ve müzikle tedaviydi.

Kubbeli, büyükçe ve ortasında fıskiyeli havuzlarından akan su şırıltısının hiç eksik olmadığı odalarda “toplu tedavi yöntemi” uygulanır, Evliya Çelebi‘nin anlattıklarına göre “haftada 3 gün, 10 kişilik musiki grubu hastalara deva, dertlilere şifa, divanelerin ruhuna gıda ve def’i sevda” amacıyla fasıl geçerlerdi.

Gerçekten de Türk musikisi makam ve ritm özellikleri açısından dinleyenler üzerinde rahatlatıcı bir etki bırakır. Rast, segah, nihavend gibi pek çok makamı, ney, tambur, kemençe gibi çalgılar, kudümün hoş tınısı apaçık bir dinlendirici etki sağlar. Peşrevler, saz semaileri, karlar, besteler, şarkılar hep dingin bir ruh halinin, hülya dolu bir iç huzuruna varışın hazırlayıcılarıdır.
Blogger tarafından desteklenmektedir.